
VAHAP DABAKANTürkiye bugün büyük başarıyla PKK Terör örgütünü bitirecek karara imza attı. Kürt meselesini, PKK’nın silahsızlanmasını, toplumsal bütünleşmeyi ve bütün bunların hukukunu konuşuyor. Meclis’te büyük oyla kabul edilen yeni düzenleme en azından silahlı çatışmanın sona erdirilmesi konusunda çok geniş bir siyasal iradenin oluşabildiğini gösteriyor…Fakat benim zihnim bugünden yıllar öncesine gidiyor. Çünkü Türkiye bu kapının önüne ilk kez gelmiyor. Ve belki bu kez yapılması gereken ilk şey, önceki denemeyi yalnızca hatırlamak yerine, nerede doğru, nerede yanlış yaptığımızı anlamaktır…O yılları düşündüğümde aklıma ilk gelen Kürt meselesine ilişkin yaklaşımının meseleyi yalnızca terör, güvenlik, anayasa, yerel yönetimler veya kimlik hakları üzerinden bakılması da gerekiyor. En önemlisi de İnsan zihni ve düşünceler neydi?2009’da henüz “açılım” kelimesinin kendisi bile Türkiye’de ciddi gerilim yaratırken, Türk ve Kürt kanaat önderlerinin aynı masaya gelmesiydi. “Türkiye’nin Büyük Çatısı” başlıklı çalıştayın sorularına bugün yeniden bakmak öğreticidir: Türkiye’de ortak bir aidiyet mümkün müdür? Tarihin hangi olayları kimlikleri birbirinden ayırmaktadır? Uzun yıllar süren çatışmanın ardından kimliklerde hangi psikolojik sorunlar oluşmuştur?Çünkü ilk soru karşı tarafı mesele haline getirir. İkincisi ise “ilişkiyi” mesele haline getirir. Esas düşünce şuydu: Kürtlerin hassasiyetlerini giderirken Türklerin korkularını büyütmeyeceksiniz; Türklerin kaygılarını giderirken Kürtlerin kimliğini inkâr etmeyeceksiniz…Türkiye uzun yıllar Kürt meselesini ya yalnızca Kürtlerin mağduriyeti üzerinden ya da yalnızca Türklerin güvenlik kaygıları üzerinden konuştu. Oysa bir ülkenin toplumsal barışı, taraflardan birinin psikolojisinin diğerine galip gelmesi değildir. Barış, iki hafızanın aynı ülkede birbirini boğmadan yaşayabilmesidir.Kürt meselesine buradan bakınca karşımıza bambaşka bir Türkiye çıkar. Bir tarafta dili, kimliği, geçmişte gördüğü muamele, faili meçhuller, köy boşaltmaları, yasaklar ve devletle yaşadığı acı tecrübeler üzerinden oluşmuş bir Kürt hafızası vardır…
Diğer tarafta onlarca yıl boyunca PKK saldırılarında çocuklarını kaybetmiş aileler, şehit cenazeleri, sınır karakolları, mayınlar, bombalar ve ülkenin bölüneceği korkusuyla şekillenmiş başka bir hafıza vardır. Birinin acısını kabul etmek diğerinin acısını reddetmek değildir. Çünkü insan kendi yasının inkâr edildiğini hissettiğinde karşısındakinin yasını dinleyemez…
İlk açılımın en kıymetli tarafı, devletin uzun yıllar sonra meselenin yalnızca askeri yöntemlerle çözülemeyeceğiydi. 2009’da başlayan görüşmeler, Habur girişimi ve daha sonra 2013’ten itibaren kamuoyunun da görebildiği görüşme mekanizmaları Türkiye tarihinde kolay küçümsenemeyecek bir psikolojik eşiğin aşılmasıydı…
Bunu bugün söylemek gerekir. Cesur bir girişimdi. Ama cesaret, iyi tasarlanmış bir süreç anlamına gelmiyordu. İşte şimdi övgünün yanına eleştiriyi koymak zorundayız. Önceki sürecin en büyük zaaflarından biri, barışın toplumsallaştırılmasından çok siyasallaştırılmasıydı. Mesele zaman içinde bir devlet politikası olmaktan ziyade siyasi aktörlerin performansına, seçim atmosferlerine, karşılıklı açıklamalara ve günlük siyasi dengelere fazlasıyla bağımlı hale gelmeseydi…
Çatışma çözümünde de önce toplumların tarihsel algıları, korkuları, aşağılanmaları ve beklentileri teşhis edilir; ardından uzun soluklu psikopolitik diyaloglar gelir, somut siyasi ve toplumsal projeler ise bunun üzerine inşa edilebilir…Biz ise zaman zaman ağacın meyvesini kökünden önce istedik.
Toplum hazırlanmadan büyük sembolik adımlar atıldı. Sonra toplumun bir bölümü korktuğunda geri çekilme geldi. Bir taraf, “devlet adım atmıyor” dedi; diğer taraf “örgüt çekilmiyor” dedi. 2013 yazında PKK’nın çekilmesi tartışmalı hale geldi; hükümet çekilmenin yeterince gerçekleşmediğini söylerken KCK hükümetin gerekli adımları atmadığını savundu ve Eylül 2013’te geri çekilme durduruldu…Sonra bölgesel denklem değişti. Suriye değişti. Kobani geldi. Türkiye’nin iç siyaseti sertleşti. Seçim hesapları devreye girdi. Karşılıklı güvensizlik büyüdü. 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe’de silahlı mücadelenin bırakılması yönünde çok önemli bir toplantı yapılmışken birkaç ay sonra Türkiye yeniden ölümleri konuşmaya başladı. Suruç katliamı yaşandı, Ceylanpınar’da iki polis öldürüldü, PKK ile çatışmalar ve askerî operasyonlar yeniden yoğunlaştı. Ağustos 2015’e gelindiğinde dönemin Cumhurbaşkanı Erdoğan sürecin “buzdolabında” olduğunu söylüyordu…Burada “Devlet bozdu” demek çok eksiktir. “PKK bozdu” demek. “Siyasetçiler bozdu” demek de tek başına yetmez. Çünkü uzun çatışmalar yalnızca insanları öldürmez; kimlikler de üretir. Kırk yılı aşkın kendisini düşmanına bakarak tanımlayan bir topluluğa bir sabah “artık düşman değilsiniz” dediğinizde psikolojik boşluk ortaya çıkabilir. Taraflar bazen yaklaşır, sonra aniden uzaklaşırlar. Bu bir akordeon hareketine benzer. Yaklaşımın ve uzaklaşmanın doğru yönetilmesi sonucunda eski korkular ortadan kalkar…Eskilerde Türkiye’nin yaşadığı biraz da buydu. Biz siyasi takvimi yönettik; psikolojik takvimi yönetemedik. Yasa yaptık, heyet kurduk, görüşme yaptık, açıklama yaptık; fakat Türklerle Kürtlerin birbirlerine ilişkin bilinçdışındaki korkularını yeterince kuramadık. Türk’e, “Bir Kürt kendi kimliğini güçlü biçimde ifade ettiğinde sen neden ülkenin bölüneceğini düşünüyorsun?” diye yeterince soramadık…Kürt’e, “Türk toplumunun PKK karşısında neden yalnızca milliyetçilik olarak okuyorsun?” diye de yeterince soramadık. Ve belki en önemlisi, ikisine birlikte şu soruyu soramadık: Birbirinizden vazgeçmeden birbirinizi değiştirmeye çalışmaktan vazgeçebilir misiniz?
Bugün yeni bir fırsat varsa, geçmişin hatasını tekrar etmemeliyiz. Bu defa mesele yalnız silah bırakılması olmamalıdır. Ama silah bırakılmasını küçümsemek de büyük hata olur. Bir çocuğun daha babasız kalmaması, bir annenin daha evladını toprağa vermemesi, bir askerin, bir Polisimizin daha ölmemesi, bir Kürt gencinin daha dağa çıkmaması başlı başına muazzam bir kazanımdır…Ardından hukuk gelmelidir. Sonra siyaset. Ama aynı anda psikoloji de gelmelidir. Hafıza gelmelidir. Yas gelmelidir. Empati gelmelidir.Barış, farklılıkların ortadan kaldırılması değildir. Hatta bazen insanların farklılıklarının açıkça tanınması, birbirleri tarafından “yutulacakları” korkusunu azaltır…Kürt, Kürt olduğunu söylediğinde Türk küçülmez. Türk, ülkesinin bütünlüğünü savunduğunda Kürt yok olmaz. Bir annenin PKK tarafından öldürülen oğlunun yasını tutmak, bir başka annenin devletle yaşadığı acıyı inkâr etmeyi gerektirmez. Devletin (Eski Yönetimlerin) geçmişte yaptığı yanlışları konuşmak devleti yıkmaz. PKK’nın işlediği cinayetleri açıkça mahkûm etmek Kürt kimliğini aşağılamaz. Belki olgun bir ülke olmak tam olarak budur: Kendi gerçeğimizi korurken karşımızdakinin gerçeğine de yer açabilmektir…Türkiye’nin yeni sürecinin başarısı çıkarılacak yasanın kaç maddeden oluştuğuyla ölçülmeyecek. Asıl sınav yasa çıktıktan sonra başlayacak. Çünkü silahları susturabilirsiniz. Fakat hafızayı susturamazsınız. Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle suç işleyenler hariç, Türk – Kürt halkları kucaklanması sağlanacaktır. Bunları ancak konuşarak, yasını tutarak, birbirimizin hikâyesinde kendimize de bir yer açarak aşabiliriz.Türkiye, yıllar önce PKK’ya uzattığı reçetenin bence en önemli tarafı buydu. O bize aslında Kürt meselesinin nasıl çözüleceğini anlatıyordu. PKK Dış güçlerin kışkırtmasıyla bu uzatılan reçeteyi “Ret etti.” Birbirinizi çözmeye çalışmaktan kaçtı.İlkinde bunu tamamlayamadık. Bu kez tamamlamak zorundayız. Çünkü bazen bir ülkenin geleceği, kimin kazandığına değil, artık kimsenin kaybetmek zorunda olmadığı bir düzen kurup kuramadığına bağlıdır…


